İhanetin En Ağır Hali: İnsan Kendine Ne Yapar?
İnsanın kendi yeteneğine sırt çevirmesi, en ağır ihanetlerden biridir. Bu, kendi hakkını çiğnemek değil midir? Yapabiliyorsan, yapmalısın; üretebiliyorsan sunmalısın. Çünkü içten içe çürüyen hiçbir şey, bir değer taşımaz. Şiir yazıp bir çekmecede saklamak… O şiiri yalnızca sen bilirsen, bu bencillik sayılmaz mı?
Bugün sanatın incelikli dokunuşlarını daha az görmemizin sebebi, vasatlığın yücelişidir. Bir zamanlar sanat, anlayanın elinde şekillenirken, şimdi şöhret ve kazanç hırsıyla üretilen eserlerin gölgesindeyiz. Vasatlık, standart haline geldi. Herkes bir şey yapıyor, kimse yapmaktan geri durmuyor. Anlamsız, rahatsız edici, hatta aptalca bile olsa, sunma cesaretinden vazgeçilmiyor. Bu da gerçek sanatın, derinliklerin karanlığına gömülmesine yol açıyor.
Gerçek bir sanatçı, eserini bu anlamsız çabaların arasında görmek istemez. Bunu sanatına saygısızlık olarak görür. Ama sanatını yalnızca kendine saklamak, başkalarının ilhamını çalmak değil midir? İşte çıkmaz burada başlıyor. Bu, insanı bir labirente hapseder; suçlanacak kişiyi bulmak bile zorlaşır. Suç, vasat eseri sunanda mı? Ona alkış tutanda mı? Yoksa bunu bir gelir kapısına çeviren sistemde mi? Peki, bu sistem bizi neden boşluğa sürüklüyor? Bunun kime fayda sağladığını anlamak için tek bir sözcüğe bakmak gerekiyor: fayda.
Ve faydayı izlediğimizde bizi hep aynı kapıya götürüyor: kapitalizm.
Kapitalizm, içimizi boşaltıyor, yerine kendi istediklerini dolduruyor. Günün sonunda, sistemin çizdiği yolda yürüyerek yine ona hizmet ediyoruz. Her gün önümüze yeni ürünler koyuyor; bunları vasat eserlerin üreticileriyle pazarlıyor. İhtiyacımız olmayan şeyler, hayatımızın vazgeçilmezi haline geliyor. Bu tatlı tuzağa düşüyoruz. Satın aldıklarımızla kendimizi kandırıyoruz; boş bir kabuğa dönüştüğümüz için "trend" ürünlerle avunuyoruz. Kendimizi sevildiğimize, önemsendiğimize inandırıyoruz.
Ama kendimize başka bir ihtimal dahi sunamayacak kadar kapana kısılmış durumdayız. Hobilerimiz, giysilerimiz, yemeklerimiz, sevdiklerimiz… Hepsi bize gösterildiği gibi. Kendi pusulamız olmaktan vazgeçmişiz, başkasının işaret ettiği yöne yürümeyi öğrenmişiz. Peki ya sonra? Bu girdabın içinde ben kendimi nasıl bulacağım? Seçimlerim bile benim değilse, bu yaşam nasıl bir anlam taşıyacak? Etiketler arasında benliğimi nasıl arayacağım? Hayatımı tüm bu ağırlıklardan arındırsam, hangi yöne bakacağım? Kimin aklına güveneceğim?
Bir diğer mesele de burada saklı: akıl almak. Artık kimse kendi aklına güvenmiyor. En ufak bir karar için bile bir başkasına danışma ihtiyacı hissediyoruz. Çok çabuk ikna oluyoruz. Bugün insanlar yapay zekadan bile tavsiye dileniyor. Çünkü korkuyoruz; başarısız olmaktan, yetersiz kalmaktan, hayal kırıklığına uğramaktan. Elimizde azıcık olan şansımızı aptalca kaybetmekten çekiniyoruz.
Peki, içimizde dolmayan o boşluk ne olacak? Kaç trendi yakalarsan yakala, kaç alışveriş yaparsan yap; asla tatmin olmayan, o sessiz çığlıklarla dolu kalbimize ne olacak? Sanatla, sevgiyle, iyilikle dolmayan bir yürek nasıl huzur bulacak?
Bulamıyor işte… Kendi küçük cehennemimizde, kendimizi avutuyor ve zamanın, aleyhimize akışını izliyoruz.
Yorumlar
Yorum Gönder