Kırmızı Pazartesi Kitap İncelemesi: Kolektif Bir Suçun ve Kaçınılmaz Kaderin Anatomisi
"Bana bir önyargı verin, dünyayı yerinden oynatayım"
Yazar Gabriel Garcia Marquez, bizlere daha ilk sayfalardan kitabın sonunu bildirmek gibi sarsıcı bir cesarette bulunuyor. Bu, okuru bir "katil kim?" bilmecesinden uzaklaştırıp, çok daha rahatsız edici bir sorunun peşine düşürüyor: Göz göre göre gelen bir ölümü kim durdurmak ister? Marquez, cevabı kitabın içinde ilmik ilmik işleyerek veriyor.
Katil kim?
Fiziksel olarak cevap belli: Santiago Nasar’ın bedenini domuz bıçaklarıyla parçalayan Pedro ve Pablo Vicario kardeşler. Ancak benim penceremden bakınca, bu ikizler sadece birer infazcı; asıl katil ise tüm kasaba. Bu kardeşlerin sağduyusu ağır basıp vazgeçmek için bir sebep, bir engel aradıklarında karşılarında buldukları o "müthiş sessizlik", gerçek katilin kim olduğunu fısıldıyor. Cinayeti bilen, susan, hatta "namus" diyerek bu vahşeti meşrulaştıran koca bir topluluğa masum demek mümkün mü? Cristo Bedoya hariç herkesin bu trajediyi bir tiyatro oyunu gibi izlemesi, suç ortaklığını tüm kasabaya yayıyor.
İnsanın İçindeki Soğukluk:
Marquez bize bir dram sunuyor ama bu sadece bir adamın öldürülmesiyle ilgili değil; insanların umursamazlıkla birleşen o içsel karanlığıyla ilgili. Okurken kendimi o kasaba halkından biri gibi hissettim ama bir farkla: Ben biliyordum ve dehşete düşüyordum, onlarsa biliyor ve boşveriyordu. Hatta kurbanın annesinin bile bir vicdan yükü taşımıyor gibi görünmesi, toplumsal çürümenin en uç noktası.
Yazar, Santiago Nasar’ı bize detaylıca anlatmıyor, onu övmüyor, bize sevdirmiyor. Çünkü amacı, okurun Nasar’a sempati duyup ağlaması değil; insan kalbinin ne kadar hızlı buz tutabileceğini göstermek. Kitabı bitirdiğimde hissettiğim şey bir "yas" değil, ürpertici bir farkındalıktı.
Kaderin Çizdiği Sınırlar:
Burada kaderin gücüne de değinmek gerek. Hikayede yoğun bir karanlık ve fatalizm (kadercilik) hakim. Sanki tüm evren, Nasar’ın ölmesi için iş birliği yapmış gibi; kapanan kapılar, yanlış anlaşılan notlar, uykuda sanılan evlatlar... Ancak şu soruyu sormadan edemiyorum: Bu yaşananlar gerçekten "önlenemeyen tesadüfler" miydi, yoksa kasaba halkının bilinçaltındaki "o ölmezse biz rahat edemeyiz" arzusunun bir sonucu mu? Angela Vicario’nun yıllar sonra bu olaydan en ufak bir pişmanlık duymadan hayatına devam etmesi, bu kolektif vicdansızlığın mührü gibi.
Peki, hangisi daha imkansız geliyor kulağa? Bir kasaba dolusu insanın o devasa umursamazlık duvarını yıkmak mı, yoksa kaderin yazdığı o kanlı rotayı değiştirmek mi? Görünen o ki, insan doğası bazen kaderden çok daha acımasız olabiliyor.
Yorumlar
Yorum Gönder